Ruhsallık ve kimlik

Kendimize Anlattığımız Hikâyeler

Bir insan, kendisi hakkında anlattığı hikâyeye ne zaman dönüşür?

“Sen zaten böylesin.” “Bizim ailede herkes böyle.” “Hiç değişmez.” Bazen kendimizi tanımlamak için kullandığımız cümleler, bir süre sonra bizi tanımlamakla kalmaz; neleri mümkün gördüğümüzü de belirlemeye başlar.

İnsan bazen kendisini birkaç cümleyle tanımlar; ardından hayatını, bu cümlelerin doğruluğunu kanıtlar gibi yaşamaya başlar. Oysa bir davranış ile bir insan arasında, tek bir cümlenin dolduramayacağı kadar geniş bir mesafe vardır.

Kendimiz hakkında anlattığımız hikâyeler, yaşadıklarımızı anlamlandırmamıza yardım eder. Fakat kimi zaman anlamlandırmakla yetinmez; yaşantının kendisine de hükmeder. “Ben hep terk edilirim” diyen biri, yeni bir ilişkinin belirsizliğini de bu eski anlatının içinden okuyabilir. Burada söz konusu olan, yalnızca bir düşüncenin doğru ya da yanlış olması değildir. O düşüncenin ruhsal yaşamımızda nasıl bir yer tuttuğudur.

Psikanalitik bakış, kişinin kendisi hakkında söylediklerini hazır bir açıklamaya indirgemeden dinlemeye çalışır. Söylenenlerin yanı sıra tekrar eden ifadeler, çelişkiler, duraksamalar ve kimi zaman söze dökülmesi güç olan deneyimler de önem taşır.

Freud'un çocukluk anıları üzerine düşünceleri, geçmişin yalnızca olduğu gibi saklanıp geri çağrılmadığını; hatırlamanın bugünkü ruhsal anlamlarla da ilişkili olduğunu düşündürür. Kendimize dair anlatılarımız da zamanla değişebilir. Aynı deneyime başka bir yerden bakabilmek, kendimiz hakkında kurduğumuz kesin cümleleri yeniden düşünmenin başlangıcı olabilir.

Belki de soru, “Ben gerçekten böyle biri miyim?”den önce, “Kendimi neden hep bu hikâyenin içinden anlatıyorum?”dur.

Kuramsal okuma: Sigmund Freud, “Screen Memories” (1899).

← Tüm yazılara dön