Bir şeyin nasıl sonuçlanacağını bilmemekle, o sonucun henüz belli olmamasına tahammül edememek aynı şey değil. Belirsizlik bazı durumlarda beklemekten ibaretken, bazı durumlarda kişinin zihninde sürekli çözülmesi gereken bir meseleye dönüşür. Henüz gerçekleşmemiş ihtimaller değerlendirilir, konuşmalar yeniden düşünülür, işaretler yorumlanır. Bir cevap bulunursa kaygının da sona ereceği varsayılır.

Freud'un Ketlenmeler, Belirtiler ve Kaygı (1926) metninden hareketle kaygıya yalnızca bilinmeyene verilen bir tepki olarak bakamayız. Freud, kaygının tehlike beklentisiyle ve ruhsal aygıtın bu tehlikeye karşı geliştirdiği savunmalarla ilişkisini ele alır. Burada önemli olan, tehlikenin her zaman dış dünyada açıkça görülebilen bir olay olmamasıdır. Kişinin kayıp, ayrılık, cezalandırılma ya da çaresizlikle kurduğu ilişki de belirli durumları tehdit edici kılabilir. Bu nedenle aynı belirsizlik, herkes için aynı anlama gelmez.

Bazı insanlar bir kararın sonuçlarını öğrenene kadar bekleyebilirken bazıları kararın kendisini tekrar tekrar gözden geçirmek zorunda hisseder. En küçük olasılıklar hesaba katılır, seçenekler yeniden sıralanır, doğru kararın bütün sonuçları önceden bilinebilirmiş gibi düşünülür. Kesinlik arayışı burada yalnızca düşünsel bir tercih değildir; kaygıyı düzenlemenin bir yolu haline gelmiş olabilir. Ancak düşünmekle kesinliğe ulaşmak arasındaki mesafe kapatılamadığında, düşünme faaliyeti bir çözüm üretmek yerine kendisini tekrar etmeye başlar.

Obsesif nevroz üzerine yazdıklarında Freud, düşünceler, kuşkular, ertelemeler ve ritüellerin ruhsal çatışmayla ilişkisini inceler. Bu çerçevede kontrol etme ihtiyacını yalnızca düzenli olmayı sevmekle açıklayamayız. Kontrol, kimi zaman bir kararın sonuçlarını üstlenmeyi, bir başkasına bağımlı olmayı, saldırgan ya da çelişkili arzularla karşılaşmayı güçleştiren şeylerden korunmanın yolu olabilir. Yine de her planlama ihtiyacını veya kararsızlığı obsesif nevroz olarak adlandırmak doğru değildir. Psikanalitik açıdan belirleyici olan, bu düzenin kişinin yaşamındaki işlevi ve ne ölçüde bir zorunluluğa dönüştüğüdür.

Lacan'ın arzu kavramı, belirsizlik meselesini başka bir düzleme taşır. Arzu, ihtiyaçların karşılanmasına ya da açıkça belirlenmiş bir hedefe ulaşmaya indirgenemez. Özne, ne istediği sorusunu her zaman bütünüyle yanıtlayabildiği şeffaf bir bilinç değildir; kendi arzusuyla ilişkisi dil, geçmiş deneyimler ve Öteki'nin arzusu üzerinden şekillenir. Bu nedenle bir şeyi elde etmek, onunla ilgili bütün soruların sona ermesini garanti etmez. Bazen uzun süre beklenen cevap geldiğinde yeni sorular ortaya çıkar. Bazen de bir hedefe ulaşmak, o hedefin çevresinde örgütlenen beklentilerin kaybını beraberinde getirir.

Belirlilik arzusunun kendisi de bu açıdan düşünülmeye değer. Bir ilişkinin nereye gideceğini, bir kararın bizi nasıl etkileyeceğini ya da gelecekte kim olacağımızı önceden bilmek istemek anlaşılırdır. Fakat geleceği bütünüyle belirleme isteği, yalnızca kötü ihtimallerden kaçınma çabası olmayabilir. Kişi bazen ne istediğini bilmenin, istediğinin sonuçlarını da önceden bilebilmek anlamına gelmesini bekler. Oysa arzu, sonuçları baştan hesaplanmış bir tercih değildir. İçinde çelişkiler, vazgeçişler ve sonradan anlaşılabilen yönelimler barındırır.

Belirsizlikle yaşamak bu yüzden her şeyi olduğu gibi kabul etmek ya da kaygıyı ortadan kaldırmak demek değildir. Daha çok, kesin bir cevaba ulaşma çabasının ne zaman düşünmeye yardımcı olduğunu, ne zaman düşünmenin yerini aldığını ayırt edebilmekle ilgilidir. Bir ihtimali tekrar tekrar değerlendirmek gerçekten yeni bir şey mi ortaya çıkarıyor, yoksa aynı soruyu yeniden sorarak kararın ertelenmesini mi sağlıyor? Bir cevap mı arıyorum, yoksa cevabın sağlayacağını düşündüğüm güvenceyi mi?

Psikanalitik çalışma bu sorulara herkes için geçerli tek bir yanıt sunmaz. Kişinin belirsizlik karşısında neyi tehlikede hissettiğini, hangi savunmalara başvurduğunu ve kendi arzusuyla nasıl bir ilişki kurduğunu araştırmaya açar.

Çünkü bazen mesele henüz bilinmeyen bir geleceğin içinde, kendi kararlarımızın ve arzularımızın sorumluluğunu nasıl üstleneceğimizi bilememektir.